Le Havre (2011)

Gezici festival kapsamında gittiğim Le Havre (Umut Limanı) filmini sizlerle paylaşmak istedim. Öncelikle film iyi bir anlatı oluşturabilmiştir benim gözümde. Neydi peki derdi? Efendim, gözümüze çok büyük gelmeyen, adının Le Havre olduğunu bildiğimiz bir liman kentinde ayakkabı boyacılığı zanaatini sürdürme uğraşında olan Marcel Marx, bir gün ülkeye konteynır ile giren göçmen bir çocuğu devlete karşı koruma kavgasına girer. Kavga dediysek, insan ilişkileri ve sevginin olduğu bir kavga söz konusudur. Bu kavga ki, göçmen çocuk Idrissa'nın İngiltere'deki annesine kavuşması içindir. Marcel'in sadelik timsali karısının hastalığı ve fonetik tıngırtılar romantizm havasını yaşatmıştır kulaklarda, burunlarda. Diğer bir yandan olay örgüsünün derinden ve kendinden emin bir şekilde ilgiyi ayakta tuttuğunu da söyleyebilirim.
Temelde sistem ile ilgili bir kara mizah söz konusu. Sistem, siyah pardesü ve şapkalı Komiser Monet ile imgelenmiş. Finale gelindiğinde seyirciye söylenen yalan, çok iyimser evet. Bunu hor görenler gözlerini kapatıp baksınlar bir hayal dünyalarına farklı bir şey görecek değiller. Sonuç olarak, mutlu veya acı şekilde sonlanması -farketmez- yönetmen perdenin arkasından bize bakıyorsa o film şahsım adına izlemeye değerdir. İzlemeye değerdi evet ama harikulade bir festival filmi de değildi tabii ki. Neden paylaşmak istedim o zaman? Belki o an öyle bir film izlemek ve şu an böyle bir yorum yapmak istiyordum sadece. Ne azı ne fazlası...
Çokluk oyunculuklar üzerinden yapılan bazı olumsuz eleştiriler okudum. Aynı zamanda gösterim sırasında salonu terk eden sinemaseverlerin varlığından bahsediliyor. Benim izlediğim salonda doluluk oranı tatmin ediciydi ve çıkan tek kişi görmedim. Filmin hoşuma  gittiğini de belirttim sanıyorum. Merak uyandıran bir hikayesi vardı. Hikaye tamamen yenilikçi bir çizgide miydi? Hayır. Öyle olması da gerekmiyor aslında. Filmin Cannes, Avupa Film Ödülleri veyahut başka bir platformda ödül almış olması da beni zerre kadar ilgilendirmiyordu. Ödüllerinden haberim yoktu zaten bilet kontrolü sırasında. Bu arada film, yapılacak bir üçlemenin ilk filmi niteliği taşıyormuş yönetmen Aki Kaurismaki'nin dillendirdiği üzere.
Eklemek gerekirse;
Şehire gelindiği sekanstaki hava ile liman kentindeki atmosfer ve araba seçimlerinin birbiriyle eski-yeni konusunda biraz çelişip kesintisizlikte bazı sıkıntılara yol açtığını düşünmekten  kendimi alamadım. Ben yanlış bağdaştırmış da olabilirim, bilginize...
"Çobanlık ve ayakkabı boyacılığı insana en yakın iki meslektir."
Marcel Marx (Andre Wilms), filmden

0 yorum: