La vie d'Adèle (2013)

Çocukluktan beridir nedeni bilinmez bir önyargı ile yemediğimiz bir yemek vardır elbet çoğumuzun; tatmamışızdır halbuki, ya kokusu ya da dış görünüşü imkansız kılmıştır tadını, ama önyargılar kırılmak içindir ve kırılır bir gün. Salondaki birçok insanın da aslında neyin normal neyin anormal olduğunun farkına varması yolunda zihinlerde devrime yol açacak, önyargı duvarlarını kıracak bir filmdi Abdellatif Kechiche’in “La Vie d’Adele”i, “Mavi En Sıcak Renktir”i “Blue Is the Warmest Color”ı yada siz nasıl demek isterseniz… 
Bu kısımda birkaç noktaya kısaca değinip, bunları genişletme düşüncesi içerisinde olacağım yazı boyunca; İlk olarak filmin (görece) uzun olması, karakter ile bütünleşip onu yaşayabilmek adına önemli bir noktaydı. Adele’in peşini bırakmayan göz ise, karaktere o kadar ustalıkla yanaşıyordu ki, bir genç kızın yaşayabileceği en basit ve erdemli duygulara yakından tanıklık ediyorduk, kişilik çatışmaları ve varolma çabası ile birlikte. Şu da üzerinde konuşulmaya değer bir nokta ki; filmde de görüldüğü üzere, kendimizi gerçekleştirme çabası içindeyiz hep insan olarak; sevdiğimiz işi yapıyor, istediğimiz kitabı da okuyor olsak, hep bir kaçış peşindeyiz, zihnimizi engelleyen sınırlardan… ve her varolma çabası, toplum ne der sorusuyla engelliyor tekrar kendisini. Özgürleşemiyor insan bir şekilde, böyle yazdıysam ben bu yazıyı; böyle güzel olduğunu hissettiğim, böyle düşündüğüm ve sizlere böyle aktarmak istediğim için bu şekilde yazmışımdır. Bu yazıyı bu bloga yazabilmek özgürlük denememdir benim. Bu yazının sizde bırakacağı etki/düşüne sevk ise benim özgürlüğümdür… Filmde Adele’in günlüğü de onun özgürlük denemesidir, yaşadığı cinsel deneyimler ise onun özgürlüğüdür, doğru bir ifade ile özgürlüklerinden biridir, ama tam özgürleşemez. Burada bahsi geçen hazdır; düşünsel yada cinsel …
David Lynch’in, hapishane kapısının kapanma sesi ile çevirdiği anahtarı bu filmde “mavi renk olgusu” çeviriyor. Mavi imgesi iyi kullanılmış ancak buna bağlayarak, filmi sadece bir eşcinsel filmi yada Adele’in cinsel deneyimleri olarak tanımlamak büyük bir yanılgı olacaktır. Eşcinsellikten ziyade Adele’in hayatıdır tanık olduğumuz. Bu bağlamda her ne kadar buna takılmamak gerekse de Türkçe çeviriyi filmin İngilizce ismi olan “Blue Is The Warmest Color”dan yapmaktansa, orijinal ismi olan “La vie d’Adele”den yapmak daha doğru olurmuş. Çünkü, söylediğim gibi mavinin imgesel anlatımından çok Adele’in iç dünyası ön plandaydı burada.
Macar yönetmen ve düşünce adamı Bela Tarr’ın oyunculukla ilgili “Rol yapmayın, sadece (karakteri) yaşayın.” gibi çok hoşuma giden bir sözü vardır.  Bu bağlamda, Adele’in performansı, iyi oyunculuk değil yaşanmış bir oyunculuktur bana göre. Emma rolü ile perdeye yansıyan Lea Seydoux içinse, çok iyi bir oyunculuk sergilediğini söyleyebilirim, ancak Adele kadar yaşamamış, yansımadı en azından. Zaten Adele’in hayatıydı yaşanması gereken. Bu bağlamda, görsel anlatıyı güçlü kılan en önemli teknik detay, filmde genel olarak “Baş planı” kullanılmasıydı. Bu yolla, izleyiciyle karakter arasında ciddi bağlantılar kurulabilir ve bu filmde, bu teknik fazlasıyla işe yaramış gözükmekle birlikte, filmin nispeten uzun olmasını dert ettirmiyor. Bu teknik ile genelde Adele’e odaklandık ve dikkatimizi dağıtan başka bir unsur ile karşılaşmadık. Adele ile utandık, sıkıldık, sevindik, pişman olduk, sinirlendik, coşkulandık; Seyircide benzer duygu yaratma gayesi başarıyı getirdi bence, sürekli Adele’in peşinde olmak, kesintisizlik ve anlatı için bir kolaylık sağlamış gözüküyor kuşkusuz. Bu bir hile midir? Hikaye Adele’in hikayesi, bence değildir.
Film, bir bakıma  yönetmenin önyargılara yapıştırdığı tokatlar şeklinde de yorumlanabilir. Filmde de bahsi geçen Jean-Paul Sartre’ın, 20.yy düşünce dünyasına öncüllük ettiği devrime benzer bir devrimi, bugün, sinema dünyasında eşcinsel filmleri yapıyor. LGBT propagandasına dönenleri tenzih ediyorum. Çünkü, LGBT propagandasının, farkında olmadan ötekileştirmeye gittiğini düşünmekteyim. Ancak bu filmi başarıya götüren; eşcinselliğin normal bir şey olduğunu, hayatımızın içinde sağımızda solumuzda “bastırılmış” bir şekilde bulunduğunu göstererek, aslolan bir genç kızın hayatına odaklanmasıdır. “Before Night Falls, 2000“ “Brokeback Mountain, 2005” “Milk, 2008” “The Kids Are All Right, 2010” gibi filmlerin aldığı olumlu tepkiler, izlediğimiz bu filmin daha cüretkar olmasını mümkün kılmıştır. İnsanların sinema salonlarında bu türü de severek izlemeye geleceği bir devrim yaşıyoruz diyebilirim geçtiğimiz 10-15 yıl ile birlikte düşünecek olursak, ki daha nicelerini göreceğizdir. Bir eşcinsel olmasam da bu türün içinde estetik ve aşk bulduğumu ve ilgiyle takip ettiğimi belirtmek isterim. Bir başka önemli husus, cinselliğin, rahatsız etmeyecek kadar gerçekçi ve uzun bir şekilde verilmesiydi bence, garipsemedim çünkü sansür yoktu. Yaşadığımız çağda cinselliğin ve vücutların halen saklaması gereken “ayıp” bir obje olması daha rahatsız edici geliyor çünkü bana. Cinselliği, “gizlice” izlediği, vücutları metalaştıran porno endüstrisinden öğrenmemeli ergenlik dönemindeki gençlik, yaşamalı biraz bazı hep...
Film, Cannes’da aldığı ödülün ardından eleştiri oklarının hedefi haline geldi. Oyuncuların yaptığı açıklamalar, medya tarafından manipülasyona uğrayarak, insanları filme önyargı ile yaklaştıracak yönlendirmelere neden oldu ve olmakta. Şöyle ki; oyunculardan (özellikle Seydoux) gelen açıklamalar, defalarca tekrarlanan yatak sahneleri sebebiyle, kendilerini zaman zaman iyi hissetmedikleri ve buna bağlı olarak duygudan çok vücutların önplana çıktığı yönündeyken; yönetmen Kechiche'in açıklaması ise, oyuncuların duyguları yansıtması yolunda, gerekenin yapıldığı, herhangi bir aşırılık olmadığı yönünde. Ancak yönetmen ve oyuncular arasında çok büyük bir sürtüşme bulunmuyor, hatta oyuncular yönetmenin tarzının bu olduğunu ve sonuçta başarılı bir eserin ortaya çıktığını düşünüyor. Kechiche’in, gelen tepkilerden dolayı, kendi filminin vizyona girmesini istemediği yönünde söylentiler de var. Hazır Kechiche demişken, filmin hikayesinin, Julie Maroh'un eseri olan "Le bleu est une couleur chaude" isimli çizgi romandan tekrar kurgulandığını belirtmeden geçmemeliyim.
Eklemem gerekir, bu filme çocuğunuzla gitmeyi düşünüyorsanız ve eğer ki çocuğunuza bu konular hakkında bir şeyler anlatmadıysanız, başlangıç için biraz sert gelebilir pek önermem, zaten 17 yaş sınırı olacak sanırsam vizyona girerse. Yine de siz bilirsiniz. Ancak bu tabii izlenmesini engellememeli kesinlikle, hatta belli bir yaştan  sonra mutlaka izlemeli. Çünkü ben dün gece salondaki bir çok kişinin homofobi hastalığını tedavi ettiğini düşünüyorum bu filmin. Hülasa, akşam ailece izlenecek bir film değil, ama bir o kadar da ailecek izlen(ebil)mesi gereken bir film.
Bu, kendine özgü filmi bizlerle buluşturup, Ankara'da bu şansı tanıdığı için IKSV’ye saygı ve sevgilerimi sunduğumu belirtmek isterim. Vizyona girer mi bilmiyorum? Girerse de filmin, kadın cinselliğinin estetiğini yansıtan bölümleri kötü bir sansür yiyecektir. Hatta LGBT Festivali ve öğrencilerin eylem sahnelerinden dolayı hiç yayınlanmaması da olası gözüküyor ülkemizde.
Gelelim o meşhur soruya: “Bu film müstehcen miydi?”
Elimdeki 1983 basımı Türk Dil Kurumu sözlüğü “müstehcen”i, açık, saçık, edebe aykırı, yakışıksız olarak tanımlar. Aynı sayfayı karıştırırken bu filmi anlatır sözlüğün 2.cildinin 863. sayfası…
Adele olarak izleyip, film boyunca bizi o karakter ile bütünleştiren Adele Exarchopoulos için “müstait” kelimesi uygun gözüküyor, naçizane; doğuştan yetenekli, kabiliyetli
Mikro düzeyde ailelerin ve makro düzeyde toplumların, eşcinselliğe nasıl yaklaşması gerektiği “müstacel” olarak tanımlanabilir; ivedi, evgin…
Yönetmenin sinematik karakteri “müstakil”; bağımsız…
Son zamanlarda beni sinemadan soğutma çabasında olan izlediğim diğer filmlerin hali “müstamel”; yeni olmayan…
Ailelerin arka odalarındaki çocuklarının eşcinsel olma ihtimallerine yaklaşımı “müstebat”; olacağı sanılmayan, uzak görülen…
Devletlerin konuya yaklaşımı “müstebit”; hükmü altında bulunanlara söz hakkı ve davranış özgürlüğü tanımayan, zorba, despot…
Açık bir şekilde verilen sahneler “müstelzim”; gerekli olan, gereken...
Filmden çıkan eşcinsellerin, gittikçe toplumda kabul görebilme düşüncü “müsterih”; bütün kaygılardan kurtulup gönlü erince kavuşan, içi rahat olan…
Film sonu film hakkındaki düşüncelerimin özeti “müstesna”; benzerlerinden üstün olan, benzeri az bulunan…

Sevgi ve saygılarımla,
Batuhan SARICAN

Carandiru (2003)

2 Ekim 1992 günü bir insanlık dramı yaşanıyordu Sao Paulo'da; Sıcak kıta Latin Amerika'nın en büyük hapishanesi ünvanına sahip olan Carandiru'da iki çete arasında çıkan kavga isyana dönüşüyor, Carandiru Hapishane Müdürü'nün ılıman tavrı olayları zor da olsa kontrol altına alıyordu. Buna rağmen, siyasi güç kazanma uğraşında olan dönemin valisi Luiz Filho, tüm yetkiyi askeri polis olan "Primeiro Comando da Capital"a teslim ediyor ve yetkiyi eline alan Albay Ubiratan Guimarães, 102 mahkumun yakın mesafeden ağır silahlarla katledilmesiyle sonuçlanan emri veriyordu acımasızca. 
Orantısız güç kullanımı, polislerin nefsi müdafa nidalarıyla örtülmeye çalışılıyor yıllardır. İşin ilginç tarafı ise, olayların sonunda hiçbir polisin can kaybı yaşamamış olmasıydı.
-
Bir film var bu katliamı tüm gerçekliğiyle anlatan, ismi aynı unutulmasın diye: Carandiru. Hapishane yaşantısını kendi şiirsel tarzıyla anlatırken, belgesel niteliği de taşıyan bir film bu. 
Brezilya hükümeti, 1980'li yılların sonunda tehlikeli bir düşmanla, "AIDS" ile savaşmaya başlamıştı, bu kapsamda yurdun çeşitli yerlerine doktorlar gönderildi. Onlardan sadece bir tanesiydi Medico "Doktor": "Toplumun yargıçları var, ben onlardan biri değilim" diyerek sadece işini yapıyordu, çünkü biliyordu karşısındakinin bir mahkum olmaktan öte, bir insan olduğunu ve bunun kendisine ne ifade ettiğini. Sadece arkadaş oldu onlarla, hiç eksik etmedi yüzündeki umut saçan gülümsemeyi karşılık beklemeksizin. Çalıştığı hapishane Latin Amerika'nın en büyük hapishane yerleşkesiydi. 4 bin olması gereken nüfus 7 binlerde seyrediyordu. Olumsuz yaşam koşulları, şiddet ve hastalıkları da beraberinde getiriyordu. Buna rağmen, mutluydu insanlar. Doktor ile konuşurken kader mahkumları, nasıl oraya düştüklerine tanık oluyorduk geri dönüşlerle. 
Hem suçun cezası bu mu olmalıydı? Suçun cezası olmalı mıydı? Thomas More'un Ütopya'da üzerine kafa yorduğu, 'suç işlediği varsayılan bir insanı, daha mı iyi yapardı özgürlüğünden etmek', yoksa amaç, ıslah etmek değil de sadece toplumdan tecrit mi etmekti bu kişileri. Aynı zamanda eğitim diyor More, eğitmeli diyor insana ceza vermek yerine. Hem suç neydi ki? Yakın zamanda kaybettiğimiz "Şeytanın Avukatı" lakaplı Jacques Verges'in belirttiği üzere, her suç değil miydi topluma sorulan bir soru. Toplum hiç mi suçlu değil peki?..
Ve ne mutlu ki eşcinseller var bu filmde.
Bir toplumun onlara karşı yaklaşımı, ne kadar özgürlükçü ve medeni olduğunun en önemli göstergelerindendir gözümde. İki erkeğin elele tutuşması yada iki kadının öpüşmesi neden örülü bir duvardır kafalarda? Dışarıda homofobi hastalığı ile boğuşurken eşcinseller, hapishanelerde ötekileştirilmemeleri hangi taraftakileri suçlu kılardı acaba? Yada eşcinsellerin hapishanelerde evlenebiliyor olması, nereyi daha özgür kılar, içeriyi mi yoksa dışarıyı mı? Peki neresi içeridir, neresi dışarı?..
Yaşanmış hikayesini, bu hapishanede yıllarca gönüllü olarak görev yapmış olan Dr.Dráuzio Varella'nın kitabından alan filmde; Wagner Moura, Gero Camilo, Rodrigo Santoro ve Luiz Carlos Vasconcelos gibi Latin Amerika'nın tanınan isimleri dışında yer alan oyuncuların çoğu bu katliamdan sağ kurtulmuş mahkumlar ve amatör oyuncular. Film çekimleri de yıkılmadan önce izin alınarak Carandiru Hapishanesinde yapılmış. Yönetmen Hector Babenco'nun en vurucu sahnesi ise, kan ve sözlerin gölge olduğu hapishane koridorunda, polise ait bir köpeğin, mahkumun kedisiyle karşı karşıya gelip saldırmaktansa sadece kokladığı, siyasi-düşünsel derinliği olan büyüleyici andı.

-
Olayın üzerinden 20 yıl geçmesine rağmen Latin Amerika'da hafızalardaki yerini koruyan katliamın failleri, İnsan Hakları Örgütleri'nin çabasıyla yargılanmaya devam ediyor. İlk katta 15 kişinin katledilmesinden sorumlu olan 26 polis, geçtiğimiz Nisan ayında 156 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı, Ağustos ayı içerisinde davanın ikinci aşaması olan, ikinci kattaki 52 mahkumun öldürülmesinden sorumlu 25 polisin yargılanma sürecinde ise 624'er yıl hapis cezası kararı verildi. Emri veren Albay Ubiratan Guimarães ise 2001 yılında 632 yıl hapis cezasına çarptırılmış, tutuksuz yargılanmasını fırsat bilerek eyalet meclisine girmiş, güçlü lobisi ile 2006 yılında temyize giderek beraat etmesinin bir kaç ay sonrasında ise vurularak öldürülmüştü.
Son not: 2002 yılında yaşanan yeni bir isyan tehdidinin üzerine hapishane kapatılarak yıkılmış, bölge park haline getirilmiştir.

Askerlik Arası

Merhabalar, son zamanlarda tüm dikkatimi Ankara Üniversitesi'nde düzenlenen ve birinci olduğumuz Dış Ticaret projemize vermemden mütevellit sizlerden bir süre uzak kalmıştım. Son günlerde ise askerlik heyecanı yaşamakta olduğumu sizlerle paylaşmak isterim. Dün belli olan sınıflandırmalara göre askerliğimi Kısa Dönem Jandarma Er olarak yapacağım. Acemi birliğim Kastamonu/Gölköy, usta birliğim ise Sivas İl Jandarma Komutanlığı oldu. 12.12.12'de Kastamonu'da olacağım ve Sivas'ın ardından yaz döneminde evimde olmayı ümit ediyorum. Sizlerden ayrı kalacağım bu 5-6 aylık sürecin acısını ileride bol bol çıkartırız. Sağlıcakla kalınız efendim...

Acı (Pieta,2012)

Sevgiden yoksun büyüyen tefeci Kang-Do, borcunu ödeyemeyen işçilerin sigorta karşılıklarını almak için onları sakat bırakmaktadır. Bir gün annesi olduğunu iddia eden bir kadın çıkagelir ve sevgi nedir bilmeyen Kang-Do, annesi olduğunu iddia eden kadını kabullenmekte zorluk çeker. Anne, batı filmlerine alışmış izleyiciler için zorlayıcı deneyimler yaşar. Sabırlı anne oğlu için her şeyi yapmaya hazırdır. Sırf oğlu için, her şeyi...
Film Ekimi kapsamında gittiğim ikinci film olan 피에타 (Pieta, Acı), Güney Koreli sinema sanatçısı Kim Ki-Duk'un yönetmenlik koltuğuna oturduğu 18. ve en son filmi. Başarılı bir film, teknik özellikleri ve felsefesinden çok anı yaşatmalıdır derim hep. Kim Ki-Duk biraz daha derine iniyor ve sigara içer gibi izlemenizi sağlıyor filmi; Zehiri içinize çekiyor ve dumanını sessizliğin içine usulca bırakıyorsunuz, içinize dolan tarifsiz rahatsızlığı hissederken karıncaların bedeninizde dolaştığını söylüyor zihniniz size. Pieta, hissettirmek istediği acıyı en saf haliyle ciğerlerinize dolduruyor. Vücunuzun gerildiğini, başınıza ağrı girdiğini ve acının sizi karanlık tarafa yavaşça çektiğini hissediyor, kendinizi gergin bir şekilde acının kollarına bırakıyorsunuz. Filmin sonu geldiğinde ise melankolik bir uyuşmuşluk hali yaşıyor, sarsılıyorsunuz.
Son zamanlarda filmlerin beni etkileyememesinden yakınıyordum, dün gece film sonrası Ankara sokakları'nın soğuk esintisini hissedene kadar. Bir çoğunun aksine Kim Ki-Duk'un Boş ev (Bin-Jip) filminin beni Pieta kadar etkilemediğini söylemek zorunda hissediyorum kendimi. Ancak şunu da belirtmek isterim ki, günümüz filmlerinde gereksiz laf kalabalığı yapıldığına inandığım için, Boş Ev'in derdini sessiz bir şekilde anlatması hoşuma gitmişti. Keza özgün hikayesi buna çok uygun olmamasına rağmen. 
Pieta, şiddet sahneleri nedeniyle özellikle kendi ülkesi Güney Kore'de tepkiyle karşılandı ve Kim Ki-Duk konuyla ilgili olarak filmin kendi ülkesinde izlenmemesinden yakındı. 69. Venedik Film Festivali'nde Altın Aslan'a layık görülen Pieta, diğer filmleri ile benzer şekilde gişede başarı yakalayamadı. Nedeni genel olarak Kim Ki-Duk'un filmlerine yansıttığı şiddet ögesi olarak gösterildi. Kim Ki-Duk ise eğitsel ve sosyal açıdan aşağılık duygusu yaşadığını ve bunun filmlerine yansıdığını söylemekten çekinmiyor. Bir şekilde bu filme ruhunu veren küçük torna atolyelerinin kokusunu çekmiş bir insan.
Unutmadan belirtmek gerekir ki, film sanılanın aksine işçilerin tefeciden gördüğü zulümlerden çok, annelik iç güdüsünün kadın için ne kadar önemli olduğu ve yapabileceklerinin sınırı olmadığı üzerinedir. Güney Kore'deki işçiler'in durumu, yoksulluk ve kentsel dönüşümün insanları intihara sürüklemesi filmin konusu olmaktan çok, filmi besleyen çarpıcı detaylardır savına sahibim.
Filmin kötü eleştiriye neden olan cinsel içerikli, kadına yönelik şiddet, deforme olmuş hayvan uzuvları ve sakatlık benzeri ögeler, acıyı izleyiciye saf bir şekilde hissettirmek adına kullanılmış. Yönetmen'in acıyı hissettirme adına gerçekçi bir tutum sergilemesi de kanımca bu yöndeki olumsuz eleştirilerin haksız olduğunu göstermektedir. Keza, yaşanılan bölgenin sorunlarını ve bölge insanının ruhsal halini bilmeden 'bu film ne hakla şiddetin doruklarında geziyor' gibi bir eleştiride bulunmak yersizdir. Bunun yanında şiddet ögesi, filmin şiddet pornosuna dönüşmemesi adına dozunda bırakılarak, Sinema'nın göstermekten çok bir göstermeme sanatı olmasına da bir çok sahnede atıfta bulunuyor. Kim Ki-Duk'a saygı duruşunda bulunulması gereken bir neden daha...
Filmin afişi ve temelinde yatan fikir, Michelangelo'nun üzerine kazılı imzasını taşıyan Pieta isimli heykeline atıfta bulunmaktadır. Hristiyanlar için önem arz eden bir eser olan Pietaİsa'nın çarmıhtan indirildiği an Meryem'in oğlunu bir eliyle sımsıkı sararak oğluna olan bağlılığını, diğer yandan serbest bıraktığı diğer eliyle de oğlu için istediği saygıyı ve yaktığı ağıtı simgeler. Heykel, Hristiyanlık inancına göre anne-oğul ilişkisini bir anne olarak Meryem'in gözünden anlatan önemli bir sanat eseridir.

Meryem Ana'nın saflığı ve bakireliğinin gençliğini koruduğu düşüncesinin, Michelangelo'nun dışa vurumu olduğu iddia edilirken, filmdeki anne figürünün de gençlikten nasibini aldığı filmin heykel ile bağlarını güçlendiren yönler arasında.
Spoiler vermeme adına çoğu yerde kendimi frenlediğim yazıya son olarak şunları ekleyerek son vermek isterim; Filmdeki oyuncuların -işçiler dahil- kusursuza yakın ve filmin ruhu ile bağdaşan oyunculuk performansları, filmin kurgusu, hikayesi, müzikleri ve Uzak Doğulular'ın -diğerlerine göre- daha derinden yansıttıkları duygusal bağları şiddet ögesiyle harmanlayan Kim Ki-Duk anı yaşatması adına unutulmaz bir eser sunmuş biz vatandaşı olduğumuz sinema dünyasına...
Para nedir ki? Yaşam?

Edwin Stanton Porter (1870-1941)

Sinema tarihine geçen isimleri sayarken, ilk hareketli görüntüyü kaydeden Lumiere Kardeşler ile başlanır parmak hesabına. Ardından, konulu ilk film ve bilim kurgu olan 1902 yapımı Le Voyage Dans La Lune'un yaratıcısı George Melies'nin adı gelir dillere. Sırada ise sinemada anlatı kavramını genişleten ve uzak çekim (geniş bir alanın uzak bir mesafeden görüntülenmesi)yakın çekim, ekranda sinemayı tiyatrodan ayrıran pan hareketi gibi kavramları 7. Sanat'a kazandıran bir isim vardır; Edwin Stanton Porter. Thomas Edison için çalıştığı rivayet edilen Porter, yaklaşık 6 dakika süren The Life of An American Fireman filmiyle kurgusal filmin öncülerindendir. Porter'ın daha yeni yeni oluşmaya başlayan, stop-motion, bölünmüş ekran ve özel efekt teknikleri konusunda sinema'nın büyüleyici ismi George Melies'den ilham aldığı söylenir. Porter'ı farklılaştıran ise Melies'nin her eylemi bir sahnede gösteren anlayışına karşı farklı sahneler kullanmak olmuştur. Bu yolla seyirci-karakter arasında bağ kurmayı amaçlamıştır.

Edwin S. Porter, ilk eserini 1898 yılında Cavalier's Dream ile verir. Ancak ilk eserleri günlük yaşam görüntülerini olduğu gibi aktaran basit görüntüler olmaktan öteye gidemez. Sinema'nın illüzyonunu ise 1900 yılında çektiği Uncle Josh In A Spooky Hotel ile keşfederek, ortadan kaybolma hilesini ilk bu filminde kullanır. Aynı zamanda sinema dünyasının ilk serisi sayılan seri, Uncle Josh's Nightmare (1900) ve Uncle Josh at the Moving Picture Show (1902) ile devam edecektir. Bu dönemlerde çektiği filmlerinde sahneyi sihirbazlık gösterisi yapılan bir alan olarak kullandığını açıkça belli eder. The Mystic Swing (1900) ve Faust and Marguerite (1900) filmleri bu varsayımı haklı çıkaran örnekler olmakla birlikte karakter çatışmalarının ilk örneklerini de bu kısa süreli filmleri ile vermiştir. İlklerin sanatçısı olan Porter, naçizane tarihin ilk romantizm temalı filmini de The Kiss (1900) ile çeker. 1901 yapımı The Old Maid Having Her Picture Taken'da ise George Fleming ile birlikte ilk patlama özel efektlerini kullanmaya başlar. Bu dönemin ardından tek çekimden oluşan film süreleri uzamaya başlarken, What Happened on Twenty-third Street, New York City (1901) gibi günlük işleyişi kareleyen basit kurgular yerini farklı sahneler içeren daha komplike kurgulara bırakmaya başlar. Porter, Jack and The Beantalk (1902) ile film süresini ortalama 10 dakika ve üzerine çekerken, dünya çağında tanınan ve sinemada anlatıyı genişlettiği film olarak nitelendirilen ve uzak çekim kavramını sinema dünyasına kazandırdığı Life of an American Fireman (1903) filmini çeker.
Life of an American Fireman (1903) 6'
Filmde en basit haliyle bir itfaiyecinin düşü üzerine bir anne ve kızının yanan bir binadan kurtarılma çabası anlatılır. Anlatı, farklı sahnelerden oluşan anlamlı bir bütün oluşturularak sağlanmıştır. Filmin adını sinema tarihine altın harflerle kazıyan ise filmin 6.sahnesi olmuştur. Bu sahnede, itfaiye ekiplerinin yangın yerine ulaşırken -yoldan hızla geçişini gösterirken- kullanılan Pan (kameranın sağ/sola çevirilmesi hareketi) tekniği daha önce kullanılmayan bir tekniktir. İşte o an seyirciler, karşılarında oynayan filmlerin hareket edebilen bir şey tarafından çekildiğinin farkına varır. Büyülenmişlerdir... Özetle film, Porter'ın hareketli kamerası ve uzak çekim tekniğini kullanması gibi sinema dünyasına kattığı yeniliklerle güzel bir sentez oluşturmuştur.
İlk Ayrıntı Çekim - The Life of an American Fireman (1903)
The Great Train Robbery (1903) 11'
The Great Train Robbery (1903) filmi ise basitçe, bir tren soygununu ve soyguncuların yakalanma sürecini konu alır. Film, yanlış bilindiği üzere ilk Western filmi değildir. Ancak, ilk konulu ve o güne kadar en uzun süren Western filmidir. Filmde, aynı zamanda meydana geldiği varsayılan iki farklı kurgunun kesik kesik verilmesiyle oluşturulan ve seyirciyi oturduğu yere mıhlayan paralel kurgu tekniği kullanılmıştır ve bunun tarihte bir ilk olduğu bilinmektedir. Çünkü o güne kadar düz kurgu tekniği kullanılmış, daha doğrusu kullanılmak zorunda kalmıştır. Düz kurguda bir görüntü ondan önce gelen görüntüyü takip eder ve kurgularda kesinti yoktur. Zaman sabit olarak ilerlemektedir. Yani paralel kurgudaki gibi aynı zaman dilimi, aksiyon oluşturacak şekilde kesik kesik verilmez. Buna ek olarak, filmin sonunda (kimi makaralarda başında) seyircilere doğrultulan ve ateşlenen silah, günümüze kadar bir çok yönetmeni farklı şekillerde etkilemiştir. Ancak, hiç bir yönetmen ilk gösterimlerde kendilerine ateş edildiğini sanan seyirciler kadar derinden etkilenmemiştir.
Dikkatinizi çekmek isterim ki en son bahsettiğim film 1903 yapımı ve filmde kesintisizlik ve perde yönü adına herhangi bir hataya rastlamadım. Zaten bu gibi bir hata yapılsa bile herhangi bir eleştiride bulunursam Lumiere Kardeşler'den Sidney Lumet'e kadar bütün sinema tanrıları tarafından lanetleneceğimin farkındayım. Bunun içindir ki dönem filmlerinin güne göre değil dönemine göre eleştirilmesi gerektiğine inanırım. Tüm yenilikçi tarzına rağmen Porter'ın hiçbir filmi bende Melies'nin Le Voyage Dans La Lune'ü kadar büyülü bir etki bırakmamıştır. Onun yaptığı başka bir şeydi, tarif edilecek gibi değildi...

Midnight in Paris (2011)

Hani bir rüya görürsünüz, çok sevdiğiniz ve size ilham veren, ancak aynı zaman dilimi içinde yaşamadığınız bir insan tam karşınızdadır. Kafanızda o kişi ile ilgili oluşturduğunuz tüm soyut kavramlar bir vücut bulmuştur adeta. Her şey gerçek gibidir, zaman, mekan, düşündüğünüz şeyler ve diyaloglar. O an yaşadığınız heyecanla birlikte bunun nasıl gerçek olabildiğini sorgularsınız. Tüm detayları gerçekçi bulduğunuz o an, her şey birden kararmaya başlar. Ne olduğunu anlamaya çalışırken siz, kalbinize ufak bir acı saplanır. Bir şeylerin ters gittiğini anlar, karşınızdaki insana veda etmek ister, ancak veda edecek zamanı bile bulamazsınız. Ve yaşadığınız karanlık dünyaya geri dönmüşsünüzdür. Günlük rutinlerin ötesine gidemeyen size çok uzak gelen bir dünyaya... 
İşte bilinçaltımın eseri olan böyle bir rüyamı ve uyanışın çaresizliğini hatırlattı film bana. İsimsiz bir yazar Gil'in de tatil için bulunduğu Paris'te gece yarısından sonra yaşadığı zaman yolculukları buna benziyordu. Ve öyle bir zaman yolculuğu düşünün ki, Ernest Hemingway'in gerçekçi, maceraperest ve savaşçı ruhunu, Scott Fitzgerald'ın gösterişli ama bir o kadar da tasalı dünyasını, Picasso ve Dali'nin sanatsal haykırışlarını, Luis Bunuel'in sürrealist aforizmalarını, Cole Porter'ın sesiyle tuşlara dokunuşlarını bir arada yaşatsın. Burada durup Woody Allen'ı saygıyla selamlamak istiyorum. Bu sayıda entelektüel karakteri, zaman geçişlerine yapılan ince dokunuşlarla nasıl bir araya getirdiği sorusunun cevabı filmin de başarısını ortaya koyuyor benim şahsi görüşümce. Ve bir filmin büyüleyici demekle öyle olmadığını bunun için birikimli bir çaba harcamak gerektiğini... Hal böyle olunca Woody Allen'ın ustalığı, filmi isimsiz bir yazarın geçmişe dönüp hayran olduğu kimselerle tanışma fırsatı bulduğu masalsı bir hikaye olmaktan çıkartıp, tarihe isimlerini altın harflerle yazdıran sanatçıların yaşamları hakkında hoş anektodlar ve yerinde göndermeler yapan duyusal bir şölen haline getiriyor. Yazımın genelindeki havadan da sezeceğiniz üzere Gil'in romanını bitirme çabası ve şimdiki zaman ukalalıklarından çok, bahsettiğim şölene odaklanıyor insan. 
Peki nedir? Gil'in yaşadığı zamana aidiyet hissetmemesinin dışavurumu muydu bu hikaye? Dolayısıyla Woody Allen'ın... Ama geçmişi arzulayan insanların geçmişte de mutsuz olabileceği gerçeği de sunulmadan edilmiyor. Çünkü geçmişi yaşıyorsan diyor senaryonun diyalog tarafı, o geçmiş sizin şimdiki zamanınız olur. Ve Gil gibi insanlar için şimdiki zamanlar her zaman sıkıcıdır. Ama iyidir düşlerden aldığın cesaret ile gerçek aşkı sorgulamak. Bununla bir anlatı oluşturabilmek...
Oyunculuklar diyelim, bu film için hayati önem taşımıştır. Çünkü sayısız karakteri, gidiş gelişleri olan bir senaryoya işlemek, anlatıyı sektelere uğratmamak adına kurgu üzerinde özenle çalışmayı gerektirir. Bu bağlamda öncelikle, Owen Wilson (Gil) düpedüz Woody Allen taklidi durmuş. Gil'in eşi rolündeki Rachel McAdams'ın (Inez) oyunculuğunda da yapmacık bir hava, gereksiz jest ve mimikler mevcut. Bu durumun aksine Ernest Hemingway'i canlandıran Corey Stoll,  Adrien Brody'nin kısa süren ancak keyifli Salvador Dali (Penderrr!) rolü, bunun yanı sıraTom Hiddleston (Scott)- Alison Pill (Zelda) Fitzgerald çiftinin oyunculuk performansları kayda değerdi.
Filmin politik diye nitelendirilen ödüller alması yada buna benzer başka hiç bir şey umurumda değil açıkçası. Çünkü benim için iyi bir film, beni alıp başka yerlere götüren filmdir. Ve bu film beni bulunduğum yerden çekip 1920'li yıllara götürdü. Film afişindeki Van Gogh göndermesinin de itici durduğunu söyleyemem. Böyle filme böyle afiş.

Godzilla (1954)

Yıl, sinemanın Seven Samurai, On the Waterfront, Rear Window gibi başyapıtlarını beyaz perdeye yansıtan 1954 ve sinema dünyası Tokyo limanından su yüzüne çıkan nükleer yaratık Godzilla gerçeği ile karşı karşıya kaldı. Bu film o güne kadar çekilen en iyi yaratık filmi, günümüze kadar gelişen türünün öncüsü, komedi niyetine değil, bilim-kurgu olarak izlenmesi gereken bir kült film olarak kabul gördü. Çekilen diğer bilim-kurgu filmleri Godzilla'dan bir çok teknik öğrendi, geliştirdi. Godzilla 1954'ten günümüze kadar çekilen 32 ayrı başlıkta kimi zaman kenti yok etti, kimi zaman ise insanlığı uzaylı istilasından kurtardı. Kimi zaman King Kong kimi zaman King Ghidorah ile karşı karşıya geldi. Godzilla'nın yok olduğu seri filmlerinde Japon çocuklar yemeyi içmeyi kesti. Japonlar toplumsal olarak zihinlerinde bastırdıkları nükleer felaket tehlikesini sinemada somut bir şekile soktular. Oksijen yok edicisi direnişlerini, Godzilla ise karşı karşıya kaldıkları tehlikeyi sembolize etti. Buna rağmen, şehla bakışlı, tombul bacaklı Godzilla'yı ulusal sembolleri olarak kabul ettiler.
Yıllar geçtikçe, Godzilla'nın ilk filmlerdeki hareketleri bir çoğu tarafından olumsuz eleştiriye uğradı. Godzilla, zamanının teknolojisi itibariyle insan olmanın ötesine geçemiyordu. Haruo Nakajima, 1954 yılından 1972 yılına kadar Godzilla'yı canlandıran isim oldu. Yönetmen Ishiro Honda yarattığı dünya ile Godzilla'yı bir efsane haline getirdi. Bunun yanı sıra senaryoya Shigeru Kayama ve Takeo Murata'nın da katkısıyla çizginin dışına çıkmadan bir de aşk hikayesi ekledi. Tipik bir Japon geleneği olan onur ve şeref mücadelesini de senaryonun akışına dahil etti. Sonuç olarak, 58 yıllık bu film günümüz felaket filmlerinde halen etkisini sürdürmekte ve halk arasındaki manevi yerini korumaktadır.

Ulusal Egemenlik

“23 Nisan, Türkiye milli tarihinin başlangıcı ve yeni bir dönüm noktasıdır. Bütün bir düşmanlık dünyasına karşı ayağa kalkan Türkiye halkının, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni meydana getirmek hususunda gösterdiği harikayı ifade eder.”
1922 (Atatürk’ün S.D.V, s. 96)
23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramımız Kutlu Olsun!

A Torinói ló (2011) & Bela Tarr

Ankara Film Festivali'nin kapanış filmiydi dün Torino Atı, izin günüme denk getirdiğim için bileti kaptığım gibi aldım yerimi Sadece Sanat! diye bağıran Batı Sineması'nın eski koltuklarında. Ve izledik ustanın son eserini.
Yıl 1889, yer Torino... Bilinen eski bir hikayeye göre Friedrich Nietzche, sahibi tarafından kırbaçlanan bir at görür, hareket etmek istemeyen atın çektiği ızdıraba tahammül edemez, ata sarılır ve ağlamaya başlar. Bu olayın etkisiyle evine kapanan Nietzche için ölümüne kadar sürecek olan, akli dengesini kaybedeceği bir zaman akımı başlamış olur. Usta yönetmen Bela Tarr ise bu olaya değinmeden bu atı ve sahibinin akıbetini konu alır, izleyicileri farklı bir boyuta taşır. 
Her şeyden öte bir açılış sahnesi var ki başlı başına bir eser, hiç bir görsel aldatmaca olmadan atı kişiselleştiren bir düş sanki... Dünya'nın 6 günde yaratıldığına atıfta bulunan Tarr, hiçliğin ortasında yaşanan çorak bir 6 günü derinden yaşatır, izlediğim diğer filmlerinde (A Londoni Ferfi ve Werckmeister Harmoniak) olduğu gibi alıp verilen nefesin tam anlamıyla hissedilmesine neden olur, çaresiz bırakır. 146' süren filmde sadece 10-15' lık bir diyalog, ulaştığınız göz tatminini de göz önünde bulunduracak olursanız anlatı sadece diyalog ile sağlamaya çalışan günümüz sinema dünyasına ben buradayım mesajı verir. Devamlı rüzgar ve tükenmişliğin melodisi olarak adlandırabileceğim müzik filmin havasını tam anlamıyla yansıtmış bir nitelik taşır, düşündürür...
Her nerede ve nasıl yaşıyorsak yaşayalım yoktur hiç bir şeyin düzeleceği, bekleyişlerin biteceği; Yemek yemek, uyumak, çalışmak, yaşamak... Varoluşun kavgasını yapmak gün be gün.  
Şunları da belirtmek isterim ki, film biraz sabır istemekte, bir de bu tip estetik filmleri yorumlamakta güçlük çektiğimi belirteyim. Estetik bir şeyi yorumlamak ne kadar doğrudur o da başka bir tartışma konusu ya neyse.
Bela Tarr'ın şu sözleri filmlerini izlerken bir ışık tutar hep şahsıma; "Dünya karanlık değil mi? Siz etrafınıza baktığınızda, mutluluk mu görüyorsunuz? Sanmıyorum."
Tanımayanlar için Bela Tarr, 
Dünya sinemasının düşünsel yanı ön plana çıkan, kendine has anlatısıyla özgün bir yönetmeni, düşünce adamıdır. Macar yönetmenin, verilen ödülleri reddetme ve gişe kaygısı denen şeyin ne olduğunu bilmeme gibi özellikleri bulunmaktadır. Geçtiğimiz yılki Berlin Film Festivali'nde "Torino Atı" ile birlikte yönetmenlik misyonunu tamamladığını ve artık genç sinemacılara yardımcı olacağını açıklamıştır.