Vurulduk ey halkım, Unutma Bizi!

"Bir gün mezarlarımızda güller açacak ey halkım, unutma bizi... Bir gün sesimiz, hepinizin kulaklarında yankılanacak ey halkım, unutma bizi." 
Huzur içinde uyu UĞUR MUMCU
Film Atölyesi eğitimi aldığım um:ag'ın düzenlediği
"19. ADALET VE DEMOKRASİ HAFTASI (24-31 OCAK 2012) -YARGISIZ ADALET ADALETSİZ HUKUK" etkinliklerinde olacağım...

"Män som hatar kvinnor"? "The Girl with the Dragon Tattoo"?

Ben, "Män som hatar kvinnor" diyorum çoğunun aksine. Tamam son uyarlamaya önyargı ile gittiğimi kabul ediyorum. Ancak, İsveç versiyonunu seçmemin bir çok sebebi var. Nedir onlar, başlayalım; İlk olarak, Amerikan versiyonu kitabın ruhundaki ayrımcılık sorunundan çok, Lisbeth Salander'i kahramanlaştırma yoluna gitti. İkincisi, filmin son 20 dakikası ve ufak tefek kurgusal farklar haricinde İsveç versiyonu ile aynı filmi izliyor havası yaşatmasıydı. David Fincher sonu olmayan ilk filme bir son ekleme gereği duymuş ve bunun için de 90 milyon dolarlık bir bütçe kullanmış. Çoğu sinemacının bir kaç yüz dolar bulmak için yapmadığının kalmadığı bir ortamda bu bütçe, israflıktan başka hiç bir şey değildir. Fincher'ın cebinden mi çıktı para? Tabii ki hayır! Filmde Apple, Coca Cola, McDonalds başta olmak üzere Epson, Marlboro, Nokia gibi bir çok firmanın göze batacak şekilde reklamları yapıldı. Sadece bununla da sınırlı değil, Amerikalılar bu filme normal bir filme vereceklerinden daha fazla destek verdiler. Neden? Çünkü, İsveç versiyonunu altyazı ile izlemek zorundaydılar. Ne gerek vardı uğraşmalarına(!) Film endüstrileri bunun için yok mu zaten?! Amerikan film endüstrisini eleştiriyorsun da izlemiyor musun filmlerini sanki diye soranlar olacaktır. İzliyoruz ve beğendiğimiz iyi filmler de çıkıyor zaman zaman fakat, çoğu kez Hollywood anlatısı görmekten ciddi anlamda bıkıyor ve bir yangın merdiveni arıyor insan. Bu filmin İsveç versiyonu da benim için o yangın merdivenlerinden biriydi açıkçası. Bu bıkkınlık yüzünden Rus, İskandinav ve Avrupa yapımı filmler izliyorum son zamanlarda. Böyle bir ortamda filmin yeniden çevirilmesi canımı sıktı ve gereksiz bir yeniden uyarlama olduğu düşüncesine sevketti. Şöyle de bir şey var ki, bir uyarlama olduğu için her şey yoruma açık, farklı düşünenler tabii ki olacaktır.
Daniel Craig, gazeteci Mikael Blomkist rolüne pek gitmemiş açıkçası, bu rol için ilk uyarlamadaki Michael Nyqvist daha düz ve uygun bir isimdi. Hikayenin kilit noktası Lisbeth Salander rolü için ise, ilk uyarlamadaki Noomi Rapace ile son uyarlamadaki Rooney Mara arasında tercihimi yine ilk uyarlamadan yana kullanacağım. Ancak bu film Rooney Mara'ya iyi bir gelecek sağlayacaktır diye düşünmekteyim. The Social Network'te de Erica Albright -Mark Zuckerberg'in kız arkadaşı rolünde izlemiştik Rooney Mara'yı. Fincher tarafından iyi destek var kendisine.
Özetleyecek olursak; Yaklaşık 1 yıl önce izlediğim ilk uyarlama beni daha çok etkilemişti ve etkisi de sürmekte. Belki bu son uyarlama ilkinden daha önce çekilmiş olsa, tam tersi bir etki olur muydu onu hiç bir zaman bilemeyeceğiz. 
Fincher, ilk uyarlamaya oranla cinsel ve şiddet ögeler(i) içeren sahneleri daha çarpıcı kılmış. Bu sahneler ilk filmde biraz sönük kalmış ve geçiştirilmişti. Ama dediğim gibi bir son eklenmesi ve bazı sahnelerin daha çarpıcı kılınması ilk filmin neredeyse 9 katı olan 90 milyon dolarlık bir israfın önüne geçemiyor. Bundan sonra izlemek isteyenler artık Amerikan versiyonunu izleyecekler, yazık!
Filmin jeneriğinde Onur Şentürk'ün imzası var. 

Geçmiş Olsun Öteki Sinema

Geçtiğimiz günlerde, otekisinema'nın başına kimsenin başına gelmesini istemeyeceğim, geleceğimiz adına kaygılarımın iyice artmasına sebep olan bir olay geldi. Srpski adlı filmin eleştirisi sansürlendi. Srpski (A Serbian Film) filminin ağır ve sınırlı sayıda bünyenin kaldırabileceği bir film olduğu aşikar ancak, yönetmeninden yorumcusuna kadar sanatçı, bir sanat eserinin yapımından eleştirisine kadar herhangi bir aşamada üstünde bir el olduğunu farkettiği an, orada sanat bitmiş demektir. Dikkat edin yorumcu da dedim, youmcular da sanatçı değil midir? Gördüğü ve yaşadığı olaylara eleştirel yaklaşabilen her şahıs sanatçıdır benim gözümde. Konuya dönecek olursak; Bu dünyada olan olmayan, yaşanan yaşanmayan ne varsa sanatın konusu olabilir, bu kimseyi alakadar edemez. Film vizyona girecek olursa yaş sınırı koyar, uyarırsınız olur biter. Ancak, filmi de geçtik bunu yorumlayan şahsın ağzını kapatırsanız şayet, bırak çağdaş medeniyeti bağnazlıktan ileri gidemezsiniz.

Öyle bir ülkede yaşar olduk ki, kitap olsun film yada sanatı ilgilendiren ne olursa olsun bir şekilde sansüre, en olmadı oto-sansüre uğrar oldu. Burada sanattan, özgür düşünceden bahsetmemiz gerekirken bir film eleştirisinin sansürlenmesini konuşur olduk. Bir devlet düşünün ki, hukuku adaleti bıraktım, düşünceleri, ağzımızdan çıkan harfleri sansürlüyor. 

Peki ya sanat cephesi ne yapıyor? Daha doğrusu neler yapabiliyor? Gerici dediğimiz İran'da bile hükümetin baskıcı rejimlerine rağmen sanatçılar özgün bir tarz yaratılabilmiş durumda, biz de ise bu haksızlıklar eleştirileceğine, ideolojilere fazlasıyla yaslanılmakta, günümüzdeki tehlikeyi görmek ve tehlikeyi göstermektense insanların sürekli olarak geçmişe bakması sağlanıyor. 1950'li yıllardan bu yana her yıl yavaş yavaş geriye gitmeye başladık, televizyonlara radyolara renk geldi bizimkilerin beyinlerine halen renk gelebilmiş değil. Uyan Türkiye UYAN!

ARKANDAYIM 

Ve Mezuniyet Gelir

Lisans eğitimime ağırlık verdiğim için yaklaşık 1-2 yıllık süreçte bloglarımı güncel tuttuğum söylenemez. Sanılmasın ki ilk günkü heyecan kayboldu, hayır! Ben bloglarım için zaman yaratmaya çalıştıkça ortaya çeşit çeşit engeller/sorunlar çıktı. İyi de biz ne yapalım, niye anlatıyorsun ki diye soranlar olacaktır; Mezun olduğumu müjdelemek sebebiyle sizlere bu yazıyı yazma gereği duydum. Gerçi mezun olduk iyi mi oldu kötü mü oldu orası da ayrı bir tartışma konusu. İşsizlik almış başını gidiyor, ekonomi her şeye rağmen içler acısı bir durumda, ülkede politikadan başka bir şey gündeme gelmiyor, pis işler-kirli oyunlar ülkeyi derinden etkiliyor; Ve buna rağmen biz yaşamaya, birbirimize bilgi aktarmaya, sosyalleşmeye, özgür düşünceye değer vermeye ve benzeri bir çok güzelliğe devam etmeye çalışıyoruz. Çalışmak demişken, her yeni mezun bir işsizdir misali biraz bunalım yapmamış da sayılmam, daha bir kaç gün önce son finalime girmiş olmama rağmen. Şimdi basılsın özgeçmişler, takılsın kravatlar, yolları arşınlayalım "5 yıl sonra nerede olacağımız" yalanını söylemek için.
Dipnot: Bir işletme mezunu olarak, bu yazım aynı zamanda işverenlere de bir mesaj niteliği taşıyabilir, taşımayadabilir. 
O zaman devam diyelim...

Le Havre (2011)

Gezici festival kapsamında gittiğim Le Havre (Umut Limanı) filmini sizlerle paylaşmak istedim. Öncelikle film iyi bir anlatı oluşturabilmiştir benim gözümde. Neydi peki derdi? Efendim, gözümüze çok büyük gelmeyen, adının Le Havre olduğunu bildiğimiz bir liman kentinde ayakkabı boyacılığı zanaatini sürdürme uğraşında olan Marcel Marx, bir gün ülkeye konteynır ile giren göçmen bir çocuğu devlete karşı koruma kavgasına girer. Kavga dediysek, insan ilişkileri ve sevginin olduğu bir kavga söz konusudur. Bu kavga ki, göçmen çocuk Idrissa'nın İngiltere'deki annesine kavuşması içindir. Marcel'in sadelik timsali karısının hastalığı ve fonetik tıngırtılar romantizm havasını yaşatmıştır kulaklarda, burunlarda. Diğer bir yandan olay örgüsünün derinden ve kendinden emin bir şekilde ilgiyi ayakta tuttuğunu da söyleyebilirim.
Temelde sistem ile ilgili bir kara mizah söz konusu. Sistem, siyah pardesü ve şapkalı Komiser Monet ile imgelenmiş. Finale gelindiğinde seyirciye söylenen yalan, çok iyimser evet. Bunu hor görenler gözlerini kapatıp baksınlar bir hayal dünyalarına farklı bir şey görecek değiller. Sonuç olarak, mutlu veya acı şekilde sonlanması -farketmez- yönetmen perdenin arkasından bize bakıyorsa o film şahsım adına izlemeye değerdir. İzlemeye değerdi evet ama harikulade bir festival filmi de değildi tabii ki. Neden paylaşmak istedim o zaman? Belki o an öyle bir film izlemek ve şu an böyle bir yorum yapmak istiyordum sadece. Ne azı ne fazlası...
Çokluk oyunculuklar üzerinden yapılan bazı olumsuz eleştiriler okudum. Aynı zamanda gösterim sırasında salonu terk eden sinemaseverlerin varlığından bahsediliyor. Benim izlediğim salonda doluluk oranı tatmin ediciydi ve çıkan tek kişi görmedim. Filmin hoşuma  gittiğini de belirttim sanıyorum. Merak uyandıran bir hikayesi vardı. Hikaye tamamen yenilikçi bir çizgide miydi? Hayır. Öyle olması da gerekmiyor aslında. Filmin Cannes, Avupa Film Ödülleri veyahut başka bir platformda ödül almış olması da beni zerre kadar ilgilendirmiyordu. Ödüllerinden haberim yoktu zaten bilet kontrolü sırasında. Bu arada film, yapılacak bir üçlemenin ilk filmi niteliği taşıyormuş yönetmen Aki Kaurismaki'nin dillendirdiği üzere.
Eklemek gerekirse;
Şehire gelindiği sekanstaki hava ile liman kentindeki atmosfer ve araba seçimlerinin birbiriyle eski-yeni konusunda biraz çelişip kesintisizlikte bazı sıkıntılara yol açtığını düşünmekten  kendimi alamadım. Ben yanlış bağdaştırmış da olabilirim, bilginize...
"Çobanlık ve ayakkabı boyacılığı insana en yakın iki meslektir."
Marcel Marx (Andre Wilms), filmden

Giallo-Ray 3 Yaşında

Tam 3 yıl önce sinema sevdamı paylaşmak üzere açtığım blogumun yıl dönümünü övünçle kutlamaktayım. Ben onu büyüttükçe o, benim eleştirel yaklaşımıma şekil verdi; Yazdıkça öğrendim, araştırdıkça ufkum genişledi. Bu üç yılı özetlemem gerekirse sanırım şöyle bir şey çıkar: Okudum, yazdım, izledim ve tekrar izledim. Bu süreç benim sinema bilgim adına oldukça önemli bir rol oynadı. Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı'nda devam ettiğim Film Atölyesi benim sinema adına kırılma noktalarımdan bir diğeri oldu. Sayın Erdem İliç'e ve atölyedeki diğer arkadaşlarıma buradan şükranlarımı sunarım.
Blogsal anektodlarıma geçecek olursam; Sinema blogumu çok sık güncelleyemiyorum, malum mezuniyet çabaları. Ancak, fırsat yarattıkça sizlerle beraber olmaya ve güzel, okunası şeyler paylaşmaya çalışıyorum. Evet, takipçi sayım da öyle çok yüksek seviyelerde olmadı hiç bir zaman, bu blogda kendisinden bir şeyler görenler sessiz sedasız takiplerini sürdürdüler. Takip eden etmeyen herkese, her şeye rağmen teşekkür etmeyi de ihmal etmeyeyim. Son olarak, çocukluğumuzda film izlerken yaşadığımız duyguları günümüzde de çoğu zaman yaşıyor olmak gerçekten mutluluk verici bir şey. Kimse bu çocuksu yanını asla kaybetmemeli. Ve okumalı, izlemeli, sorgulamalı, eleştirmeli...
Hayatınızda her zaman perdenize yansıyan bir umut ışığı olsun, esenlikle ve sinema ile kalınız...
Batuhan SARICAN
Editör

Le Temps Du Loup (2003)

Burun deliklerinizden ciğerlerinize uzanan yolu böyle bir hava ile doldurmasıdır işte Haneke'yi usta yapan. Siren sesini vermeden felaketin acılarını yaşatması, sessizliğin çığlıklarını duyurmasıdır. Le temps du loup, sizi koltuğunuzdan alır, kaldırımın soğuk, nemli gerçekliğinin tam ortasına oturtuverir. Daha ne izlediğinizin farkına varmadan ölümün kar taneleri çıkar namlunun ucundan. Ve kıyametin yıkıcılığı veya insanlığın kurtuluşu değil, kıyametin insanın içindeki sesidir hikayeyi derin kılan, sizi nefes aldığınız yerden uzaklaştıran... 
"Kurdun Günü" olarak çevrildi filmin adı, güzel Türkçemize. Yaşanan felaketten habersiz bir ailenin, güzel bir tatil umuduyla yola çıkmasını, sarsıcı bir olay ile başlayan uçurumun kıyısındaki yürüyüşlerini, direnişlerini tüm gerçekliğiyle anlatır film. İnsan denen varlığı da güvensizlik ortamında...
Çoğu apokaliptik filmlerin aksine bu, ağır bir tempoda, müziksiz, umutsuz, gösterişsiz ve sabırlı bir şekilde ilerler. Çünkü anlatılmaya çalışılan yaşanan felaket değil, insan faktörüdür. Soğuk, ölüm, kan gibi katı ögeler sizi heyecanlandırmanın bir sokak ötesinden geçerek, sakin bir derinliğe çeker, düşündürür.
En sonunda ise, bir apokaliptik anlatı ancak bu kadar sade yansıtılabilirdi der insan. Filmi izletmez şahit eder adeta. Etkileneceğiniz bir an, müzik sesi yerine gerçek gözyaşının sesi ile yaşanır, trajediyi yaşatır... 
Kısacası, sürekli bir heyecan ve ağlama silsilesi istiyorsanız bu film hiç de size göre değil! Lakin trajediyi yaşamak, insanlığın gerçek yüzünü görmek istiyorsanız bu film ilacınız olabilir.

Stephen KING & The Dark Tower

Stephen KING'in Fantezi, Korku ve Western tarzlarındaki roman serisi olan The Dark Tower'ın beyaz perde projesi bizleri iyiden iyiye heyecanlandırmıştı. Universal'a emanet edilen Kara Kule efsanesinin hem filmi hem de televizyon dizisinin yapılması bekleniyordu. Ancak geçtiğimiz günlerde Universal'ın finansal konuları bahane ederek olası üçlemeyi tek filme indirme ve diziyi iptal etme düşüncesi Kara Kule ekibinin Universal ile bağları koparmasına neden oldu. Kara Kulecilerin vazgeçmesinin en büyük nedeni, Stephen KING başta olmak üzere bütün ekibin bu efsane seriyi beyaz perdeye taşıyarak, gelmiş geçmiş en iyi film serisini ortaya çıkarmak ve Kara Kule efsanesini satırlardan çıkararak herkesin görsel hafızasına kazımak istemesidir. Bunu da kısa vadede televizyon dizisi, uzun vadede ise üçleme (yada daha fazla) ile başarabilirler. "Her sezonun sonunda bir film" bu seriye doğru bir şekilde görsellik kazandırabilecek en gerçekçi formül gibi gözüküyor.
Tekrar masa başına dönecek olursak, Universal'ın cayması şahsım adına sevindirici oldu. Bu işin altından kalkabileceklerine pek inanmıyordum ki Kara Kulecilerin -doğru adres- Warner Bros ile masaya oturacakları da gelen haberler arasında. Stüdyo'nun yanı sıra, A Beautiful Mind,American Graffiti, Angels&Demons, The Da Vinci Code ve Apollo 13 gibi filmlerden hatırlayacağımız yönetmen Ron Howard ismi de bana pek uygun bir isim gibi gelmiyordu. Her projede aynı isimleri tutturmaktan yana değilimdir ama Chris Nolan (ne kadar bu tip filmlere yaklaşmasa da), Darren Aronofsky ve hatta ve hatta Frank Darabont isimleri Ron Howard isminden çok daha önce bu efsaneyi canlandırmayı hak eden isimlerin başında geliyor. 
KING'in gözünün nuru olan Kara Kule serisinden bahsediyoruz. Cidden üzerinde titizlikle çalışılması gereken ve hayata geçirilirken büyük fedakarlıklar gerektiren bir proje. Bir süreliğine de olsa ertelenmesi Kara Kule efsanesi adına iyi bir gelişme olabilir. Çünkü Stephen KING, bir kitap daha yazıp ardından senaryo çalışmalarına yönleneceğini duyurmuştu. Bu bağlamda, KING yeni kitabını bitirirken, bizler Kara Kule serisini tamamıyla okuyalım sonra hep birlikte hayata geçeceğini umduğumuz bu projenin keyfini çıkartalım. Stephen KING ne kadar Kara Kule'nin senaryolaştırılmasını istemediğini belirtmiş de olsa bu işte aktif rol alması, projenin kitap kadar etkileyici olmasını sağlayacaktır. Önümüzdeki 3-5 yıl içinde sinema adına çok hoş şeylerle karşılaşacağımızın gümbürtüleri şimdiden geliyor.

The Dark Knight Rises İlk Resmi Fragman

Netleşen isimler, ilk afiş, ilk fotolar derken geçtiğimiz günlerde ilk resmi fragman da yayınlandı. Fragmanda genellikle ilk iki filmden görüntüler yer almakta ve bu, yeni film hakkında pek bir ipucu verilmediği anlamına geliyor. Zorla yaptırılmış bir fragman gibi duruyor bir başka değişle... En azından tatmin edici bir fragman olmadı desek daha doğru olacaktır. Chris Nolan'dan söz ediyorsak aksini beklemek de yanlış olurdu açık konuşmak gerekirse. 2.fragmanı ve ardından filmi iple çekiyoruz.

Her Şey Yoluna Girecek?!

Everything is going to be alright... Be kısmından sonrası okay,fine şeklinde de çeşitlendirilebilip, Türkçe'ye genelde "Her şey yoluna girecek." şeklinde çevirilir. Bu replik izlediğim filmlerin en az yarısında vardır diyerekten ufak bir test yaptım ve sonuç beklediğimin de üstünde. Son 3 haftada izlediğim 20 filmin 15'inde bu sözcük en az bir defa kullanıldı. Geri kalan 5 tanesi de genelde Avrupa çıkışlı filmler.
Konuyla ilgili en iyi tespit ise dolaylı bir şekilde Stephen King'ten gelmişti. Cep telefonlarından gelen bir sinyalle insanların çıldırmasını anlatan apokaliptik romanı Cep'te (Cell) bu sözleri bir karaktere söyletip, bu sözlerin işler boka sardığında söylendiğine ve içinin boş olduğuna değinmişti. Yani aslında yoluna girecek olan bir şey olmayacak!
Cell demişken, Stephen King'in bu romanını adadığı yakın dostu George Romero romanı filme uyarlasa da gözler bayram etse...

The Quiet Earth (1985)

80'li yılların en iyi bilim-kurgularından biri olarak gösterilen The Quiet Earth, Post-Apokaliptik (felaket sonrası) tarzı sevenler için bir mihenk taşıdır. Craig Harrison'ın aynı ismi taşıyan romanından filme uyarlanmıştır. Filme günümüzde Post-Apokaliptik klasik yakıştırmasının yapılmasında en önemli rolü, yönetmen -Geoff Murphy'nin bakış açısı- oynamıştır. Kadro, filmin ismine yakışır bir biçimde oldukça küçüktür. Filmde hareket halinde gördüğünüz toplam 5 kişi, hikayeyi var eden ise sadece 3 karakter (Zac, Joanne ve Api) bulunmaktadır. Sırasıyla Bruno Lawrance, Alison Routledge ve Pete Smith hayatlarının en önemli rollerini hakkıyla oynamış ve ardından irili ufaklı bir kaç filmle birlikte kaybolup gitmişlerdir. Pete Smith'in The Lord Of The Rings'teki Orc karakterini tenzih edebiliriz. Bruno Lawrance ise aynı zamanda filmin senaryo çalışmalarına katkıda bulunmuştur.
İyi bir film olmasına rağmen, pazarlamasının kötü yapılması filmin sinema çevrelerinde pek tanınmamasına ve hasılatının çok yukarılara çıkamamasına neden olmuştur. Aynı yıl 19 Milyon $'lık bir bütçeyle çekilen Back To The Future'ü düşünürsek, sadece 1 Milyon $ ile The Quiet Earth gibi bir klasik çıkartan emektarlar büyük bir saygıyı hak ediyor demektir. Filmin fazla bilinmemesinin nedenleri arasına bir de yapımcıları arasında Steven Spielberg isminin olmamasını ekleyebiliriz sanırım. İnsanın içi acıyor bazen...
Hikaye'ye gelecek olursak; İntihar ettiğiniz ve ölümle yaşam arasında gidip geldiğiniz bir çizgiden yaşam tarafına atlar, saat 6:12'de uyanırsınız ve o tecrübeyi yaşadığınız sırada, yaşadığınız dünyanın artık eskisi gibi olmayacağı bir olay gerçekleşmiştir. Bu olay çalıştığınız şirketin yaptığı bir deneyin sonucu olarak meydana gelmiştir. Durumun farkına biraz geç varırsınız; Sokaklar boştur, devrilmiş araçlar, yağmalanmış marketler, yarıda bırakılan işler, bir yerlerden neden yükseldiğini bilmediğiniz dumanlar... Şaşırırsınız, gün geçer gezegende yalnız yaşamanın keyfini sürmeye, güzelliklerini yaşamaya başlarsınız, insan egosunun sınırlarını zorladığınızın farkına varmazsınız. Yalnızlıktan çıldırmak üzereyken başka birisiyle karşılaşır ve birlikte yaşamaya başlarsınız. Düzensizlikte kendinize bir düzen kurmaya çalışırsınız, yine tam o sırada başka bir insanoğlu karşınıza çıkıverir. Durumu kurtarmak için çözüm ararsınız, bir kadın için gezegendeki diğer erkekle çatıştığınız bile olur. Buna rağmen son insanlarla uyum içinde yaşamak zorunda olduğunuz gerçeği yüzünüze bir tokat gibi çarpar ve diğerleri için canınızı feda etme gibi bir lükse girerken aslında kendi canınızı kurtardığınızın farkındasınızdır. Son olarak da Satürn'ün doğuşunu izlersiniz. Bu sefer yalnızsınızdır.
Pardon? diyecek olursanız, ben filmin anahtarını vermeden izlemeye başlamanız sizler adına güzel bir tercih olacaktır. İyi seyirler...