Tavsiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tavsiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

The Quiet Earth (1985)

80'li yılların en iyi bilim-kurgularından biri olarak gösterilen The Quiet Earth, Post-Apokaliptik (felaket sonrası) tarzı sevenler için bir mihenk taşıdır. Craig Harrison'ın aynı ismi taşıyan romanından filme uyarlanmıştır. Filme günümüzde Post-Apokaliptik klasik yakıştırmasının yapılmasında en önemli rolü, yönetmen -Geoff Murphy'nin bakış açısı- oynamıştır. Kadro, filmin ismine yakışır bir biçimde oldukça küçüktür. Filmde hareket halinde gördüğünüz toplam 5 kişi, hikayeyi var eden ise sadece 3 karakter (Zac, Joanne ve Api) bulunmaktadır. Sırasıyla Bruno Lawrance, Alison Routledge ve Pete Smith hayatlarının en önemli rollerini hakkıyla oynamış ve ardından irili ufaklı bir kaç filmle birlikte kaybolup gitmişlerdir. Pete Smith'in The Lord Of The Rings'teki Orc karakterini tenzih edebiliriz. Bruno Lawrance ise aynı zamanda filmin senaryo çalışmalarına katkıda bulunmuştur.
İyi bir film olmasına rağmen, pazarlamasının kötü yapılması filmin sinema çevrelerinde pek tanınmamasına ve hasılatının çok yukarılara çıkamamasına neden olmuştur. Aynı yıl 19 Milyon $'lık bir bütçeyle çekilen Back To The Future'ü düşünürsek, sadece 1 Milyon $ ile The Quiet Earth gibi bir klasik çıkartan emektarlar büyük bir saygıyı hak ediyor demektir. Filmin fazla bilinmemesinin nedenleri arasına bir de yapımcıları arasında Steven Spielberg isminin olmamasını ekleyebiliriz sanırım. İnsanın içi acıyor bazen...
Hikaye'ye gelecek olursak; İntihar ettiğiniz ve ölümle yaşam arasında gidip geldiğiniz bir çizgiden yaşam tarafına atlar, saat 6:12'de uyanırsınız ve o tecrübeyi yaşadığınız sırada, yaşadığınız dünyanın artık eskisi gibi olmayacağı bir olay gerçekleşmiştir. Bu olay çalıştığınız şirketin yaptığı bir deneyin sonucu olarak meydana gelmiştir. Durumun farkına biraz geç varırsınız; Sokaklar boştur, devrilmiş araçlar, yağmalanmış marketler, yarıda bırakılan işler, bir yerlerden neden yükseldiğini bilmediğiniz dumanlar... Şaşırırsınız, gün geçer gezegende yalnız yaşamanın keyfini sürmeye, güzelliklerini yaşamaya başlarsınız, insan egosunun sınırlarını zorladığınızın farkına varmazsınız. Yalnızlıktan çıldırmak üzereyken başka birisiyle karşılaşır ve birlikte yaşamaya başlarsınız. Düzensizlikte kendinize bir düzen kurmaya çalışırsınız, yine tam o sırada başka bir insanoğlu karşınıza çıkıverir. Durumu kurtarmak için çözüm ararsınız, bir kadın için gezegendeki diğer erkekle çatıştığınız bile olur. Buna rağmen son insanlarla uyum içinde yaşamak zorunda olduğunuz gerçeği yüzünüze bir tokat gibi çarpar ve diğerleri için canınızı feda etme gibi bir lükse girerken aslında kendi canınızı kurtardığınızın farkındasınızdır. Son olarak da Satürn'ün doğuşunu izlersiniz. Bu sefer yalnızsınızdır.
Pardon? diyecek olursanız, ben filmin anahtarını vermeden izlemeye başlamanız sizler adına güzel bir tercih olacaktır. İyi seyirler...

!f Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali 10.yıl

!f AFM Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali,şüphesiz her seferini iple çektiğimiz organizasyonların başlıcası haline geldi. Kültür ve sanat aşkıyla yanıp tutuşanların takibi kesmediği,sinefillerin birbirleriyle buluştuğu,genç fikirlerin değer bulduğu bu zengin organizasyon 10.kez biz sanatseverlere sunuluyor. Sadece filmlerle de sınırlı kalmıyor tabii ki,atölye çalışmaları,partiler ve çeşitli etkinlikler zengin deyişimizin destekçisi aynı zamanda.
Bilindiği üzere belirli kategorilerle beğenimize sunuluyor filmler. Bu şekilde farklı görüşlerin,farklı zevklerin gönül bahçesine rahatça inebiliyorlar. Bu yılki kategoriler ve yapımlar şu şekilde:

Keş!f
En çok ilgi toplayan ve bu yıl dördüncüsü düzenlenen ödüllü film yarışması olan Keş!f'te, "İlham Veren Yönetmen" seçiliyor uluslararası jüri tarafından. Bu kapsamda 8 film yarışacak.
22 Mei / 22 Mayıs
Koen Mortier, Belçika, 2010

Atlıkarınca / Atlıkarınca
İlksen Başarır, Türkiye, 2010
Le Quattro Volte / Dört Defa
Michelangelo Frammartino, İtalya – Almanya – İsviçre, 2010


Notre Jour Viendra / Bizim de Günümüz Gelecek
Romain Gavras, Fransa, 2010
Nuummioq / Nuummioq
Torben Bech & Otto Rosing, Grönland, 2009


Pál Adrienn
Pál Adrienn / Pál Adrienn
Ágnes Kocsis, Macaristan – Hollanda – Avusturya – Fransa, 2010

R / R
Michael Noer & Tobias Lindholm, Danimarka, 2010

Somos Lo Que Hay / Kan Kokusu
Jorge Michel Grau, Meksika, 2010

Hit Filmler
Bu bölümde önemli festivallerde gösterilen,beğeni toplayan güncel filmlerden oluşan bir seçki bulunmakta. Bu sene Black Swan,True Grit,Winter's Bone gibi çok etkili filmler sinemaseverlerle buluşacak.

Animal Kingdom / Hayvanlar Krallığı
David Michôd, Avustralya , 2010
Black Swan / Siyah Kuğu
Darren Aronofsky, ABD, 2010


Carancho / Akbaba
Pablo Trapero, Arjantin – Fransa – Güney Kore , 2010

Drei / Üç
Tom Tykwer, Almanya, 2010

Everything Must Go / Her Şeyim Satılık
Dan Rush, ABD , 2010

Inside Job / İç İşler
Charles Ferguson, ABD, 2010

Kari-gurashi no Arietti / Aşırıcılar
Hiromasa Yonebayashi, Japonya, 2010

Les Amours Imaginaires / Hayali Aşklar
Xavier Dolan, Kanada , 2010

Marti, Dupa Craciun / Noelden Sonraki Salı
Radu Muntean, Romanya , 2010
The Kids are All Right / İki Kadın Bir Erkek
Lisa Cholodenko, ABD , 2010
Luftslottet som Sprängdes / Arı Kovanına Çomak Sokan Kız
Daniel Alfredson, Danimarka – İsveç , 2009
True Grit / İz Peşinde
Joel Cohen & Ethan Coen, ABD, 2010
Winter’s Bone / Gerçeğin Parçaları
Debra Granik, ABD , 2010


Womb / Rahim
Benedek Fliegauf, Almanya – Macaristan – Fransa , 2010

Retrospeft!f
Bu bölümdeki 5 film, festival takipçilerine daha önce festival kapsamında gösterilen 41 alternatif arasından anket yoluyla seçtirildi. Güzel de oldu.
24 Hour Party People / 24 Saat Parti İnsanları
Michael Winterbottom, İngiltere – Fransa – Hollanda , 2002

Bir Tuğra Kaftancıoğlu Filmi / Bir Tuğra Kaftancıoğlu Filmi
Emre Akay & Hasan Yalaz, Türkiye , 2003
Donnie Darko / Donnie Darko
Richard Kelly, ABD, 2001


Kasi Az Gorbehaye Irani Khabar Nadareh / Kimsenin İran Kedilerinden Haberi Yok
Bahman Ghobadi, İran , 2009

Wristcutters: A Love Story / Bilek Kesenler: Bir Aşk Hikâyesi
Goran Dukic, ABD – İngiltere , 2006

Sesli Yaşam
Müzikle yaşayanlara...
Blur: No Distance Left to Run / Blur: Koşacak Mesafe Kalmadı
Dylan Southern & Will Lovelace, İngiltere, 2010


Lemmy / Lemmy
Greg Olliver & Wes Orshoski, ABD, 2010

LennoNYC / LennoNYC
Michael Epstein, ABD, 2010

Look at What the Light Did Now / Baksana Işık Ne Yaptı
Anthony Seck, Kanada, 2010

Speaking in Code / Şifreyle Konuşmak
Amy Lee Grill, ABD – Kanada – Almanya – Hollanda – İspanya , 2009

The Extraordinary Ordinary Life of José González / José González’in Olağanüstü Sıradan Yaşamı
Mikel Cee Karlsson & Fredrik Egerstrand, İsveç, 2010

We Don’t Care About Music Anyway / Müzik Zaten Umurumuzda Değil
Cédric Dupire & Gaspard Kuentz, Fransa, 2009
 
Fantastik Filmler
Festivalcilerin deyimiyle "dünyaya tersinden bakan, baktıran filmler"
Gekijouban Gintama: Shin'yaku Benizakura Hen / Gintama
Shinji Takamatsu, Japonya, 2010
Les Lascars / Kankalar
Albert Pereira-Lazaro & Emmanuel Klotz, Fransa - Almanya, 2010


Mars / Mars
Geoff Marslett, A.B.D., 2010

Prezit Svuj Zivot / Hayatta Kalmak
Jan Svankmajer, Çek Cumhuriyeti - Slovakya, 2010
Rubber / Lastik
Quentin Dupieux, Fransa, 2010


Skeletons / Hayaletler
Nick Whitfield, İngiltere, 2010

Ne Kadar Gerçek O Kadar Kurgu
Kategorisizler.
I'm Still Here / Hala Buradayım
Casey Affleck, ABD, 2010

Life 2.0 / Hayat 2.0
Jason Spingarn-Koff, ABD, 2010

Marwencol / Marwencol
Jeff Malmberg, ABD, 2010

Todos vós sodes capitáns / Hepiniz Kaptansınız
Oliver Laxe, İspanya, 2010

Verano de Goliat / Golyat’ın Yazı
Nicolás Pereda, Meksika – Kanada – Hollanda , 2010

Dünyanın Çivisi
Sanat eylem gerektirir.
2012: Time for Change / 2012: Değişim Zamanı
Joao Amorim, ABD – Brezilya – Fransa – Meksika – İsviçre , 2010
Bir Avuç Cesur İnsan / Bir Avuç Cesur İnsan
Rüya Arzu Köksal, Türkiye, 2011
Doğalgazülke
GasLand / Doğalgazülke
Josh Fox, ABD, 2010


The Green Wave / Yeşil Dalga
Ali Samadi Ahadi, Almanya - İran, 2010

William S. Burroughs: A Man Within / William S. Burroughs: İçerdeki Adam
Yony Leyser, ABD, 2009

Women Are Heroes / Kadınlar Kahramandır
JR, Fransa, 2010

Film Forward-Sundance Özel Bölüm
Sundance Enstitüsü ve çeşitli kaynaklar tarafından kültürel paylaşımı sağlamak amacıyla ortak olarak düzenlenen bir bölüm olmakla kalmayıp !f için büyük önem arz eden bir bölüm de aynı zamanda.

Afghan Star / Afgan Star
Havana Marking, İngiltere, 2009

Amreeka / Amrika
Cherien Dabis, ABD – Kanada – Kuveyt, 2009

Boy / Delikanlı
Taika Waititi, Yeni Zelanda, 2010

Here / Burada
Braden King, ABD – Ermenistan , 2011

Last Train Home / Dönüş Treni
Lixin Fan, Kanada – Çin, 2009
On the Ice / Buzlar Üzerinde
Andrew Okpeaha MacLean, ABD, 2011


Son of Babylon / Babil’in Oğlu
Mohamed Al-Daradji, Irak - İngiltere - Fransa - Hollanda - Filistin, 2010

Son of Babylon / Babil’in Oğlu
Mohamed Al-Daradji, Irak - İngiltere - Fransa - Hollanda - Filistin, 2010

Udaan
Udaan / Udaan
Vikramaditya Motwane, Hindistan, 2010

Bu kategorilere ek olarak; !f Kült,!f Bonus,!f Kısalar,Gökkuşağı,Nöbetçi Sinema,Y-eni Kuşaklar,3D Özel Gösterim ve daha devam eden kategoriler listesi sizleri festivale çekmeye yetip de artıyor bile.
Festival 17-27 Şubat'ta İstanbul,2-6 Mart tarihlerinde ise Ankara'da. Cepa AVM ve Goethe Institute Ankara için festivalin en kritik noktaları. Ankara Ön satış tarihleri ise 25-27 Şubat. Heyecanla bekliyoruz...
Basın ve Halkla İlişkiler Koordinatörü Beril Azizoğlu ve !f Ankara Koordinatörü M.Uğur Yüksel başta olmak üzere tüm ekibe hazırlıkları için teşekkür eder,güzel bir festival dilerim.

Wall-E (2008)

Günümüzden bir kaç yüzyıl öncesi,gezegenimiz çevresel felakete uğrar ve insanlar robotlarını da kapatıp uzaya kaçarlar. Wall-E ise 700 yıl boyunca insanların bıraktığı çöpleri istifleyip kuleler oluşturmakla meşguldür. İşini yapar,çalışkandır,işi bitince evine döner. Evinde çöplerin arasından bulduğu şeylerden kendisine göre değerli bir koleksiyonu vardır. Peki insanlar nerede? Uzayda devasa bir gemide yaşayan insanlar eski gezegenlerinde yaşam belirtisi bulmak için belirli aralıklarla yeni nesil robot gönderirler. Wall-E günlük işlerini yaparken gezegene yeni bir robot gönderirler ve Wall-E ilk anda şaşırır,korkar sonra ona aşık olur. Bu yeni nesil robotun adı Eve'dır. Wall-E'nin aksine yüksek donanımlı ve pırıl pırıl bir görüntüsü vardır. Wall-E kendisini zor da olsa Eve'ya kabul ettirir ve ona evinin kapılarını açar. Eve da kendi işi olan araştırmaları yaparken Wall-E ona bir çiçek gösterir ve bu Eve'nin aradığı şeydir. Verilen direktif sonucu bu çiçeği haznesine koyar,bekleme moduna geçer ve geminin onu almasını bekler. Wall-E gemi gelene kadar olanlara anlam veremez,Eve'ya olduğundan daha fazla ilgi göstermeye başlar. Bir süre sonra gemi gelir ve Eve'yı alır. Wall-E'de kendisini geminin içine atar. Eve'nın peşinden gider ve iki robotun güzel macerası başlamış olur. Wall-E tüm saflığıyla hata üstüne hata yaparken Eve ise onun arkasını toplar. Geminin insan olan kaptanı ise Dünya ile ilgili bilgileri öğrenir ve atalarının gezegenine hayran kalır. Eve'nın getirdiği çiçek ise kaptanı harekete geçirir ve Dünya'ya dönüş yolculuğu gemideki bazı robotların engellemesine rağmen yeniden başlar. Gemideki insanlarda bu yolda obezite sorunlarını yenmek için ilk adımları atmaya,gerçekten insan gibi yaşamaya çalışırlar,en basitinden gerçek anlamda ilk defa yere basarlar. Wall-E ve Eve'nın çabaları dünya'nın tekrar yaşanılabilir bir yer olması için meyvelerini vermiştir. İnsanlık bir kaç yüzyıl öncesine dönüş yapmaya başlamış,Wall-E ve Eve aşklarını ilan etmişlerdir. Hikaye ve resimleri ancak bu kadar özetleyebildim. 
İlginç bir ayrıntıyla başlayacak olursak,filmin sadece üçte birinde diyalog var ancak, 3 saniye sessizliğin olmadığı çoğu filmden de daha çok şey anlatıyor ve bir çok şeye daha iyi eleştiri getiriyor. Öncelikle tüketim toplumunun bireyleri olan insanlara sonunu gösteriyor hiç de abartısız bir şekilde. Keza obezite konusunda yaşanabilecek sıkıntılar,insanların iletişim acizliği v.b Bir animasyon filminden bekleyebileceğinizin daha fazlası. Ancak benim de küçük kardeşimle izlediğim gibi siz de çoluk çocuk ihtiyar her yaştan insanı ekran karşısına oturtabilirsiniz. Kimsenin sıkılacağını sanmıyorum böylesine her yaşa hitap edebilecek bir yapıtı izlerken. Hatta dublaj veya altyazı da koymayın hiç farketmez,rahatlıkla anlayabilirsiniz bu keyifli ve çok yönlü animasyonu.
Finding Nemo ve Toy Story 1,2,3 gibi animasyon filmlerinde de imzası bulunan Andrew Stanton bu eserin yönetmen koltuğunda. Ses de ise Ben Burtt(bkz. Star Wars) bulunuyor.

V for Vendetta (2006)

"Halk hükümetten değil,hükümetler halktan korkmalı"

Bir kısmını izleyemediğim,geçenlerde nihayet tamamen izleyebildiğim bir filmdi V for Vendetta. Sadece aksiyonuna veya görselliğine güvenmekle kalmayıp,felsefesini de halkıyla birlikte bizlere aşılamaya çalışan V'nin aslında biraz da Dünya Tarihi'nin hikayesi. Çizgi roman-beyaz perde geçişi bizleri gerçek dünyadan alıp 2020 distopyasına çekiyor. 

2020ler. İngiltere diktatörlükle yönetiliyor. İnsanların açık bir şekilde hakları gasp ediliyor,seslerini çıkaramaz hale geliyorlar. V ise temelinde 5 Kasım 1605'te İngiliz Parlamento Sarayını havaya uçurmaya çalışan Guy Fawkes'ı halka hatırlatarak özgürlük ve toplu bir halk hareketi çabasında olan, hükümetin insanlık dışı deneylerinden zihinsel olarak güçlenerek çıkan bir kahramandır. Kısaca,artık var olmayan,yok olan HALK'ın sesinden geriye kalan son izdir. O,bu rejimi kendisine göre haklı olan bir kaosla yıkmak istemektedir. Çünkü şiddet adaleti getirecekse meşrudur görüşüne sahip. Bu yolda bir yıl sonra 5 Kasım'da yapmayı planladığı eylemi kapalı devre televizyon sisteminden halka duyurmasıyla birlikte hükümet onun peşine düşer,o ise istediği her an hükümete gölgesi kadar yakın olabilmektedir. V adalet düşmanlarını teker teker yok etmeye başlar. Bu yolda yalnız değildir. Evey ile V ilk olarak Evey'in sokağa çıkma yasağı olan bir günde dışarı çıkmasıyla tanışırlar. Evey özgürlüğün anlamını farkında olmadan V'nin hücre oyununda öğrenecektir. Keza V'nin güvenini de buradaki direnciyle sağlayacaktır. Evey hücreden çıktıktan sonra V'ye kızacak ancak zaman geçtikten sonra ne kadar değerli bir şey kazandığını öğrenerek ona geri dönecektir. Aynı zamanda birbirlerinin hayatını da değiştirmiş olacaklardır.  
5 Kasım günü gelip çattığında ise rejim,parlamento binasıyla birlikte yıkılacaktır. V ölecektir ama tüm halk V olarak vücut bulacaktır.

Film aslında siyasi tarihin geçmişi ve geleceği ile ilgili bazı dersler veriyor. Geçmişte yaşanan bazı yanlışların gelecekte de yaşanmaması adına... Tabii ki bir filmle olacak iş değil bu,fantezi olur bu uyarlamanın değişim yaratacağını düşünmek ama felsefesi genel olarak akla uygun. Havada kalan bazı şeyler yok değil,V for Vendetta çizgi romanı hayranlarının filmde eksik gördükleri yerleri bilemem ama listeme bakacak olursam şu an ilk 25 içinde bu film.
Yüzünü(mimikler) göstermeden bu denli etkili bir iş çıkartan ve bu yönüyle hayran toplayabilen Hugo Weaving (V) ve üstün oyunculuk becerisini bizleri etkileyerek bir kez daha kanıtlayan Natalie Portman (Evey)...
Aynı zamanda Matrix'ten tanıyacağımız isimler olan bu filmin senaryosuyla Wachowski kardeşler,filmin yönetmeni  James McTeigue ve V for Vendetta'ya can veren Alan Moore bu başyapıtı zihinsel arşivimizin en güzel köşelerinden birine koymayı başardılar.

Children of Men (2006)

Kesinlikle olmaz diyemiyeceğimiz,olacağına da inanmak istemediğimiz bir olgu ileri bir tarihte yaşatılmaya çalışılıyor. Vaziyet böyle olunca beyinleri çalıştırmak gerekiyor çoğu filmden farklı olarak.
Filmde gelecek eskisi gibi abartılmıyor. 1900'lü yılların geleceği: 2000'li yıllar,robotlar uçan arabalar gibi...
Yıl 2027,Yer Londra... Dünya'nın en genç insanı yaklaşık 20 yaşında,yani son doğum yaklaşık 20 yıl önce yaşanmış. Dünya yıkım halinde,insanlar üreme yetisini kaybetmiş durumda. Kısacası insanlığın sonu artık çok uzakta değil. Devlet ile sokaktaki insanlar çatışma halinde,belirli bir düzen kurulmaya çalışılıyor,geçen süreç çok sancılı oluyor. Ayaklanmalar,silah sesleri,patlamalar,çatlamalar,akan kan durmuyor. Dünya'nın pisliği insan duygularını sonuna kadar köreltiyor. Derken bir mucize gerçekleşiyor insalık namına. Savaşı susturan bir ağlama sesi,yeni bir umut...
Zaman zaman izleyicisini bıçak sırtında taşıyan tam düşecek gibi olduklarında kolundan sıkıca tutan,bazen bırakabilen bu haliyle de bir babanın yürümeyi yeni öğrenen çocuğunun düşüp kalkmasını sevgi ve gülerek izler gibi Alfonso Cuaron...
Kamera'ya kan sıçradığı an irkilerek filmi izlediğinizi hatırlıyorsunuz. Keza,gerçekleştirilen en gerçekçi doğum sahnelerinden biri kategorisine rahat girebilecek bir sahne,siz düşünürken daldığınız yere atılan bir taş ve filmde verilen mücadele,takdirlik olaylar doğrusunu söylemek gerekirse. Filmin Distopik (Distopya: Anti-Ütopya'dan gelir,Ütopya'nın aksine Distopik bir toplum otoriter - totaliter bir devlet modeli, ya da benzer bir başka baskıcı sistem altında karakterize edilir.) bir film olduğunu da düşünecek olursak türünün sayılı örneklerinden olduğunu da belirtmekte yarar var.
Filmle birlikte Clive Owen,Sin City'den sonra başarılı bir oyunculuk örneği daha göstermiş oldu gözümde. Michael Caine'in de son yıllardaki,başarılı demenin bile boş olacağı performans ve dolayısıyla filmlerinden olmuş Children of Men. Diğer oyuncular için konuşacak olursak çıkış kapısı niteliğinde bu eser.

Piyasaya çıkma konusunda mütevazi bir isim olan Alfonso Cuaron,abartmadan söyleyecek olursak büyük değil ama çokta ufak olmayan bir inci daha sunmuş bizlere. 

Beklediğimiz gelecek her şeyin mükemmel olduğu,teknolojinin ileri düzeyde geliştiği bir gelecek olmayacak,evet bazı şeyler ciddi anlamda hayatımızı değiştirecek ama bir çoğu da hayatımızı sonuna kadar zorlaştıracak.

Çocukların sesi olmadan dünya ne garip büyüyor!

25th Hour (2002)

Edward Norton'un ayrı bir oyunculuk harikası olan 25th Hour ile karşınızdayız. Yaptığı yanlış seçimlerden dolayı diken üstünde ama varlıklı bir yaşam sürdüren adamın, hayatını karartacak olan şeyin varlığını getiren şey olacağı vurgusu fazlasıyla yapılan filmde,hapise girmeden önce özgür olarak yaşadığı son 24 saat,bizlere yaşadığı pişmanlıklar çerçevesinden sunulmakta. Son 24 saatte yapılan geri dönüşlerle birlikte Monty'nin geçmişi de bizlerden mahrum bırakılmıyor. Monty (Edward Norton)'nin aynada kendisiyle yüzleştiği sahne filmin en etkileyici,özetleyici ögelerindendi. Bu sahne kadar, Frank(Barry Pepper)'in  sırf Monty'nin isteği üstüne istemeyerekte olsa ağzını burnunu(Monty'nin) dağıttığı sahne de hafızalara kazınan bir başka bölümdü. Keza, babasının monologları,Monty'nin köpeğine olan yakınlığı,filmin yakın plan çekimleri,arkadaşlık ve gönül ilişkileri,sadakat ve iç yolculuk...
David Benioff'un romanından uyarlanan filmde,özellikle ses kurgusu ve müzikler filme ayrı bir hava katmakla birlikte oldukça hoşuma gitti. Ayrıca 24 saatin filme yayılması ve kaçınılmaz son olan demir parmaklıkları hiç görmememiz filmi tekdüze filmler kategorisinden rahatlıkla sıyırmaya yetiyor. Kısacası olağandışı bir film diyelim. Filmde Spike Lee tarafından 11 Eylül,Amerika'nın etnikleri ve uyuşturucu gibi konulara fazlasıyla giriliyor. Durum böyle olunca oldukça fazla sayıda mesaj da içeriyor film. Bu tip bir esere göre 11 Eylül'ün fazlasıyla işlenmesi seyirciyi gereksiz yere germekten başka bir işe yaramamış. Spike Lee'nin daha önce Inside Man'ini izlemiştim,belki en fazla bir de Malcolm X'ini izlerim o kadar. 
Filmin kurtarıcısı Edward Norton olmuş aslında,sonuçta Norton olmasa bahsettiğim güzel şeyler bu filmi bu denli izlenesi bir görsel şölen yapamayabilirdi. Bir de İngilizcesini en rahat anladığım oyuncuların başında Norton'un geldiğini farkettim,ne alakaysa şimdi! Filmde Norton'un yanı sıra Rosario Dawson (bu filmle birlikte fark etmeden üç kez üst üste farklı filmlerini izlemişim), James Brogan, Barry Papper, Anna Paquin gibi isimler oyunculuklarını en üst seviyede tutarken,Philip Seymour Hoffman ise onun oyunculuğundan neden hoşlanmadığımı tekrar göstermiş oldu.
Genelde ağır bir tempoda giden film sonlara doğru kendisinden beklenilmeyen bir hız kazanıyor. Finalde düş ve gerçek bir arada yaşatılıyor, alternatif finalinde birlikte verilmesi finali güzel kılıyor,seyirciye güzel anlar yaşatıyor. Siz de film sonlandığında 25th Hour'u ayrı yeri olan filmler kategorisine soktuğunuzu fark ediyorsunuz. Ayrıca 25th Hour'un benim için ayrı bir önemi de Amerika’ya gitmeden önceki günümü,vedalaşma anlarımı anımsatmasıydı.

Satırlarımın ışığında bu tip filmleri beğenirim diyorsanız izleyiniz,hatta beğenmiyorum diyorsanız da izleyiniz çünkü sinema adına farklı bir deneyim naçizane.

L'immortel (2010)

L'immortel (22 Bullets) Türkçesiyle Ölümsüz,Marsilya'lı bir mafya üyesinin 3 yıl süren emekliliğine verdiği kısa arayı anlatıyor. Bu isim Charly Mattei,onu canlandıran ise Jean Reno. Mattei tam bir profesyonel ve başarılı bir geçmişi var. Ailesiyle birlikte huzurla geçirdiği 3 yılın ardından saldırıya uğrar. Vücudundan filme de İngilizce ismini veren 22 mermi çıkartılır Mattei ölmez,bir nevi efsane geri döner ve Marsilya'da önce ailesini sonra kendisini korumak için taş üstünde taş bırakmaz. Suç,aksiyon,dram... Mafya filmlerini en iyi şekile sokabilen ögeler. 
Genelde Fransız filmlerinden pek hoşlanmadığımı daha önce belirtmiştim ama yılda 1-2 kez seçtiğim güzel yapımlar gibi bu da hoşuma gitti. Jean Reno faktörü de var tabii ki. 

Filmde,her ne konumda olursa olsun bir babanın evladı için neler yapabileceği ve hayatı tehlikeye girenlerin tetiği çekmekte tereddüt etmediği gerçekleri yüzünüze güzel bir şekilde vuruluyor. Jean Reno'nun Leon'u da az biraz hatırlatan performansının yanı sıra polis Marie Goldman rolüyle Marina Fois, Mattei'nin sözde dostu özde düşmanı Tony Zaccia rolüyle Kad Merad, Mattei'nin oğlu rolündeki Max Baissette de Malglaive'i de beğenmiş bulunmaktayım. Adı gibi filmografisi olsun diyeyim ufaklığın.
Aile,Mafya,Polis üçgeninde geçen ve yaşanmış bir olaydan esinlenilen bu film izlenilmeye değer,bir takım gereksiz sahneleri olsa bile...

Önizleme